DOLAR: 3.79 TL
EURO: 4.05 TL

Maniheizm Dini Nedir? Kuralları Nelerdir?

11.04.2014
198 kez görüntülendi

Maniheizm Dini Nedir? Kuralları Nelerdir?

Maniheizm, yalnızca iki temel esas tanır: İyilik (ruh) ve kötülük (madde). İnsanlar iyilikte aydınlık; kötülükte karanlık bulurlar. Dolayısıyla bu din de maddeye değil mânâya itibar eder. Bugün Maniheizm’in bütün ilkeleri unutulmuş ve artık bu batıl dinin peşinde giden akılsız kalmamıştır. Ancak uzun asırlar boyunca Uygurlar, bu dinî benimsemişlerdi. 762’de Uygur hükümdarı Bügü Kağan, Çin’den gelen rahipler vasıtasıyla bu dini resmen kabul etti ve Uygur bilgeleri 762–840 yılları arasında Mani alfabesiyle dini metinler yazdılar. Dahası, Mani’nin ölüm yılıyla başlatılan bir takvimi de (Mani takvimi) kullandılar.

 

Maniheizm, Zerdüştlük ile Hıristiyanlığın bazı temel ilkelerini benimsemiştir. Bu sebeple, eski İran kanalıyla bazı düşünüş biçimleri şark edebiyatlarına da girmiştir. Divân edebiyatında ise dinin kurucusu olan Mani ile ilgili ifadelere sık rastlanır. Bunun kaynağı da klasik edebiyatımızdaki İran etkisidir.

Eski şairlerimize göre Mani, meşhur Çinli bir nakkaş ve ressamın adıdır. Sasaniler devrinde Şapur’un kızının hastalığını iyileştiremediği için sınır dışı edilmiş, Hürmüz zamanında tekrar geri dönmüştür. Hürmüz’ün oğlu Behram, koyu bir Zerdüştî olduğu için Mani’yi, derisini yüzdürerek öldürtmüştür.

Mani, çok güzel resimler yapabilirmiş. Yazdığı “kutsal kitap” nüshalarını resimlerle süsler, yandaşlarına da bunu bir mucize olarak empoze edermiş. Klasik edebiyatımızda sık sık onun anılması da, işte bu resimler ve kendi ressamlığı dolayısıyladır. Onun resimlerinin yaptığı mecmuaya edebiyatımızda Erteng, Erjeng, Engelyun, Nigâr, Nigârende gibi adlarla rastlarız. Genellikle şairlerin övdükleri kişiler ile sevgili ittihaz ettikleri insanlar, bu resimlerdeki güzellere benzetilirdi. Bu meyânda söylenmiş en güzel beyitlerden biri Sünbülzâde Vehbî’ye aittir:

“Yazılmaz sûreti dikkat olunsa kıl kalemlerle

O şûhun mû–miyânı belki hayret–bahş–ı Mani’dir.”

Beytin manası şöyledir: “O sevgilinin beli o kadar incedir ki, ne denli dikkat olunsa, kıl kalemlerle bile resmedilemez. Onun içindir ki Mani’nin hayret veren resimlerinden biri sanılır.”

Bu türde bir beyit de Neşatî’ye aittir:

“Resm eyle bezm–i aşkı ey Mâni–i muhabbet

Ol bezme cân–ı zârı târ–ı rübâb göster”

Bu da şu demektir: “Ey muhabbet Mâni’si… Aşk meclisini resmettiğin zaman benim inleyip duran canımı, o meclisin sazının teli eyle.”

Her iki beyitte de Mani’nin o ince ve detaylı çizimleri sözkonusudur. Bu sebepledir ki kıl kalemlerden bahsedilir. Eskiden müzehhib ve nakkaşlar, at kuyruğundan kesilmiş kıl fırçalar kullanır, çizgileri de çoğu zaman bir tek kıldan ibaret bu fırçalarla çizerlermiş. Şimdiki rapidoların yerini tuttuğunu sandığımız bu kıl fırçalarla eski sanatkârlarımızın nice harikulâde eserler yaptıkları, pek çok elyazması kitapların sayfalarında görülebilir. Resimdeki bu zarafet ve ince desenler, eski şiirlerimize de olduğu gibi yansımıştır. Bunun içindir ki eski edebiyatımızın her bir beyiti en muhteşem Levnî minyatürleri kadar alımlı–çalımlı olurdu. Bir farkla ki, minyatürlerdeki renklerin yerini burada ince hayâller ve derin fikirler alır. Osmanlı’nın, resimde ve edebiyatta takip ettiği bu minimize tavırdır ki sınırlarımızı, ortaçağ Batı sanatlarına uzun asırlar boyu kapalı tutmuştur.

İslâm estetiğinin “teksif” ilkesi, Avrupa’da duvarlar boyu resimler yapılırken ona, miniminnacık minyatürlerle; Batı’da uzun uzun romanlar yazılırken ona yalnızca iki küçük, ama muhteşem mısra ile cevap vermesini gelenekleştirmiştir. Bir beyitte bazen bir roman konusu bulunması bundandır. Bu açıdan bakılınca eski şiirimiz, nakkaş Mani’nin resimlerini örnek almış gibidir.

Şair, her beytini bir Erteng veya Nigâristan mertebesinde söyler. Bunda da genellikle başarılı olur. Nitekim Hayâlî Bey şöyle diyor:

“Bozaldan sûret–i Erjeng’i sen nakkâş–ı dilkeste

Benim vasfında her beytim Nigâristan–ı Manî’dir.”

Beyit şu yolla nesredilebilir: “(Ey sevgili!) Sen, gönüller çeken her bir nakışıyla (yani tavır ve davranışlarınla) Erjeng’in resimlerini batıl edip geride bırakalı; benim seni anlatan her bir beytim de Mani’nin Nigâristân’ına dönmüştür.”

Şimdi de bir mübâlağa örneği:

“Bâl açar uçmağa tasvir–i Nigâristân–ı Çin

Rûh–ı Mânî nâgehân bûy–ı hevâsın etse şemm (Aynî).”

“(Ey sevgili.) Eğer Mani’nin ruhu ansızın (senin saçının) kokusunu taşıyan havayı hissedecek olsa, (onun yaptığı bütün o) Çin Nigâristân’ındaki tasvirleri (birer birer) canlanıp uçmaya (veya cennete) kanat açarlar.”
Şimdi hayâle bakınız: Mani asırlar önce ölmüş. Asırlar sonra bir güzel dünyaya geliyor. Bu güzel onbeşine gelince saçları etrafa güzel kokular saçmaya başlıyor. Ancak bu, ne sünbül; ne de misk kokusudur. Bu öyle bir kokudur ki, Mani’nin ruhu bu kokuyu duyunca âdeta canlanıyor. İş bununla da kalmıyor, bu koku vaktiyle Mani’nin çizdiği resimlere ulaşıyor. Resimlerin her birindeki tavsirler can buluyor ve kanatlanıp uçmaya başlıyor. Pes doğrusu!..

Sonuçta şair demek istiyor ki: Ey sevgili, eğer Mani hayatta iken senin saçlarının güzel kokusunu duysaydı, yaptığı her resim o koku ile can bulurdu. Ama sen şimdi, bu devirde yaşıyorsun ve Mani yerine de artık benim hükmüm geçerlidir. O hâlde, seni anlattığım her beyit, Mani’nin o adı çıkmış resimlerinden daha üstündür.

Söylenir laf değil!.. İşte bir beyitte bir roman konusu!.. Sevgi ve aşk dolu!.. Ama bugünün süflî aşk sözleri gibi değil!..

VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0.0/10 (0 votes cast)
VN:F [1.9.22_1171]
Rating: 0 (from 0 votes)
Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Yukarı Çık